Bir Haberim, 6 Kitabım Var

27 Eyl
“Artık” vermek istediğim bir haberim ve bahsetmek istediğim kitaplar var. Bu kadar ara verince hepsi bir yazıda yer alacak tabii. 
Öncelikle, neredeyse bütün bir yaz boyunca 20 Bin Fersah’ı ihmal etmeme sebep olmakla kalmayıp, ayrıca yazmam gereken tezi tamamen boşlamama neden olan ve bir de ağız tadıyla doğru düzgün kitap okumama bile izin vermeyen bir gelişmeden bahsetmek istiyorum:
 Her şey yolunda gider de, 2012 Aralık ayında dünyanın sonu gelmezse, Ocak 2013’ün başlarında hatta belki Aralık ayı sonunda bir kızım olacak. 8 yılı tamamladığımız evliliğimizde, nihayet kendimizi hazır hissettiğimiz ve sevinçle karşıladığımız bir gelişmeydi ki bu, yukarıda saydığım bir kaç ufak tefek değişiklikten çok daha fazlasını getirdi hayatlarımıza. Hatta bir bebek beklediğimi ilk öğrendiğimde ev hayatı ve annelik ile ilgili ikinci bir blog bile yazmaya başladım. Ancak kısa sürede domestik hayattaki etkinliklerim üzerine kafa yormaktan ve gerektiğinden fazla zaman harcamaktan hoşlanmadığımı farkettim. Evde güzel yemekler hazırlayıp  iştah açan sofralar kurmayı, mutfakta yeni şeyler denemeyi seviyorum ancak fotoğraflarını çekip tariflerini paylaşmak, eve ya da “bir an önce yapıyım da bitsin” dediğim şeylere dair söz söylemeye çalışmak bana göre değilmiş anladım. Bu işi gerçekten hakkıyla yapıp annelik deneyimlerini paylaşan bir çok blog yazarı buldum ve keyifle okudum, o ayrı. Ama ben devamını getiremedim. 
2012 yılı için 50 kitap hedef koymuştum kendime (Sağ taraftaki Goodreads eklentisinden takip edebilirsiniz). Ancak yaz aşırı sıcak ve hamileliğimin etkisiyle düşük tansiyon  ve bulantılarla geçti. İhmal ettiğim YL tezinin vicdan azabı da eklenince, elime keyifle bir öykü ya da roman almam iyice zorlaştı. Biraz toparlanınca kısa aralıklarla okumama yardımcı olacak harika öykü kitapları bitirdim. 

Önce Ekmek-Orhan Kemal
Kitabın arkasında yayıncının bir notu var. Diyor ki:Orhan Kemal’in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır.” 
Eğer gerçekten de iyi edebiyat uzun dönemde insanlarda olumlu bir anlayış değişikliğine sebep oluyorsa (ki benim inancım bu yönde), Orhan Kemal’in eserleri bu yolda en değerli araçlardandır. 17 kısa öyküden oluşan bu kitap Orhan Kemal ‘in neden edebiyatımızın en usta kalemlerinden biri olduğunu anlamak için yeterli.
Önce Ekmek, paranın ve geçim derdinin şekillendirdiği hayatlarımızı, insanı, varlığı ve yokluğu anlatıyor. Öykülerinde o kadar gerçek bir yan var ki, çalışmak için okulu bırakmak zorunda kalan kız çocuğu annenizin çocukluğu gibi, çalışmaktan koca koca olmuş kirli ellerinden utanan delikanlıyı sanki her gün işe giderken otobüste görüyorsunuz, belki sabahın 5’inde gazete getiren çocuklar yok ama hafta sonu bütün komşu çocukları uyurken sabahın 7’sinde simit satmak için şiş gözlerle mahallenize gelen çocuğu biliyorsunuz. Önce ekmek; kabulleniş, utanç, isyan, öfke, gurur ve hatta böbürlenmeyi içeren farklı bir vurguyla her bir öyküye sızmış gizli ünlem gibi.
1969 yılında hem Sait Faik Hikaye Armağını ‘nı hem de Tük Dil Kurumu Hikaye Ödülü’nü almış bir kitap olduğunu belirteyim.

Dokuz Öykü-J.D. Salinger
Baştan söyleyeyim, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı henüz okumadım. Evde sırasını bekliyor. Ancak Dokuz Öykü’ye bayıldım. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın şöhreti biraz tartışmalı olabilir. Ancak bu kitap Salinger’ın yazarlığı hakkında oldukça güzel şeyler söylüyor. Muz Balığı Balığı için Mükemmel Bir Gün, yazarın en ünlü öyküsü, bu kitapta yer alıyor. Ayrıca Sarsak Dayı Connecticut’ta, Esme için-Sevgi ve Sefaletle, De Daumer-Smith’in Mavi Dönemi benim kitapta en çok beğendiğim öyküler. 

Taş Bina ve Diğerleri-Aslı Erdoğan
“Öykü anlatma sanatı, korları eşeleme sanatı değil midir bir yanıyla, parmaklarını yakmadan?” s.57
Aslı Erdoğan’ın imgelem dolu anlatımının zor okunur (en azından benim için) öyküler çıkardığını kabul ediyorum. Kitap 3 kısa ve bir uzun öyküden oluşuyor diyebiliriz. İlk üç hikaye Sabah Ziyaretcisi, Tahta Kuşlar ve Mahpus’un son hikaye olan Taş Bina’ya bir fon oluşturarak okunurluğunu artırdığını söyleyebilirim. Bütün kitap ve öyküler aslında tek bir şey ile ilgili: İşkence. İlk üç hikayede, taş binayı ve bazı kurbanlarını tanıma fırsatımız oluyor. Özellikle “Tahta Kuşlar” ve “Mahpus” çok etkileyici öyküler. “Taş Bina” okurken sizi zorlasa da sonunda bu soyutlamalarla dolu anlatımın işkencenin insan aklını zorlayan, bedenini ve ruhunu parça parça eden yapısıyla örtüşerek bir bütünlüğe kavuştuğunu kavrıyorsunuz. Kitabın 56. Sait Faik Hikaye Armağanı’nın sahibi olduğunu da atlamayayım.

Ağda Zamanı-İnci Aral
Ağda Zamanı da ödüllü bir kitap. 1980 yılında Akademi Kitabevi Öykü Başarı ödülü’nü almış. İnci Aral şiirle düzyazıyı bir arada başarıyla kullandığı öykülerinde kadınların hayatlarındaki sıradan görülebilecek ayrıntıları o kadar güzel öyküleştirmiş ki, kitap bir solukta sonuna geliyor. 17 farklı kadın öyküsü anlatmış İnci Aral. Kırmızı Sabahlık ve Kirli Sarı ilk aklıma gelenler. Böyle söyleyince sanki kitaptaki diğer öykülere haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Halbuki her biri bambaşka bir zamana ve mekana götürüyorken sizi bir farkediyorsunuz ki yine baktığınız ve gördüğünüz kendi içiniz.

Baharda Yine Geliriz-Barış Bıçakçı
Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. “İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın”
“Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum,” demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: “İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?” s. 68
Barış Bıçakçı’nın bu kitabının önerisini, Semih Gümüş’ün “Yazar Olabilir miyim?” kitabından aldım. Okuduktan sonra neden önerildiğini de gayet iyi anladım. Bıçakçı’nın bu kitabındaki öykülerin yalnızca biri 5 sayfayı buluyor. Öyküler kısa, yalın bir o kadar da öz. Bakan ve görmeye, anlamaya çalışan bir edebiyatçının sıradan anlardan ne çok şey anlatabileceğinin güzel bir örneği.

Kuşlar da Gitti-Yaşar Kemal
Bahsettiğim bütün kitaplar gerçekten değerli yazarların güzel eserleriydi. Ancak “Kuşlar da Gitti” yi buraya yazdığım an, bu kısa romanın (ya da uzun hikayenin) bir anda diğerlerinin ışığını bastırdığını hissettim. Yaşar Kemal’in nasıl büyük bir usta olduğunu ortaya koymaya şu 80 sayfalık küçücük kitabı yetiyor da artıyor bile. İyi okumanın en güzel tarafı bir müddet sonra çöpleri okumaya tahammül edemez hale gelmenizdir. Sizi alır ve bir daha kötü yazılmış bir sürü şeyi okuyamaz hale  geldiğiniz bir yere koyar. Dahası, oradan eskisi gibi okuyamadığınız gibi, eskisi gibi de göremezsiniz hayatı.
Var, var, tabii var, olmaz olur mu? İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…
“Dur, Mahmut dur.”
“Durmam,” diye bağırdı, “insanlara söz ettirmem. Olmaz. Bir yerlerde bir şeyler kalmıştır. Durmam, vardır. Parlıyordur. Biz onu bulamıyorsak gücümüz yoktur. O parlak ışığı göremiyorsak, gözümüz içimizin karanlığındandır.” s.54

Reklamlar

Siz Hiç LSV Dükkan Çikolatası Tattınız mı?

9 Ağu

LSV Dükkan yani Lösev Dükkan’ında lösemili çocuklarımızın anneleri kendi elleriyle hazırladıkları organik kurabiyeler ve birbirinden renkli el emeği, göz nuru el işlerini sizlere sunuyor. LSV Dükkan bundan tam 12 sene önce LÖSEV Ankara’da, küçücük bir atölyede 5 anne ile başlayan bir çalışmayken bugün yüzlerce annenin ekmek parasını kazandığı meslek atölyeleri haline geldi.                                  

Beslenme ile kanser arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekmek için kurulan bu minicik atölye, seneler içerisinde azim, sevgi ve inançla büyüdü. Giderek büyüyen ve insanın içini ısıtan bu başarı öyküsü, LSV Dükkan markasını yaratmaya kadar uzandı. Lösemili çocuklarımızın annelerinin umutlarını, hayallerini işlediği, sevgiyle yoğurduğu her bir LSV Dükkan ürünü sevgili çocuklarımızı hayata bağlayacak.

Tüm renkleri ve lezzetleri ile Türkiye’nin her yerinden LSV Dükkan’a www.lsvdukkan.com üzerinden ulaşabilir ve sipariş verebilirsiniz.

Lösev’i Twitter’da @losev1998 hesabından takip edebilir, #LosevHayatVerir hashtag’i ile  paylaşımlarınızla destekleyebilirsiniz.

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.
ad_client = ‘e810b103-9bca-490b-8ab1-169901f55d26′;ad_offer =’311’;

Hey Spidy!

7 Tem
Ben çocukluktan beri tam bir Örümcek Adam aşığıyım. İlkokuldayken teyzemlerin videosunda “Spiderman and His Amazing Friends” kasetlerini izler kendimizi oradan oraya atardık. Daha sonra yayından kaldırılana kadar televizyondaki bütün serilerini takip ettim. 
Buz Adam, Örümcek Adam, Ateş Yıldızı
2002’de ilk Spider-Man vizyona girdiğinde üniversite son sınıf öğrencisiydim. Kalabalık bir arkadaş grubuyla, şimdi kapanmış olan Polatkan AFM’de izlemiştik. Daha film başlamadan heyecandan kalp krizi geçiriyordum. Bayık MJ, tepetaklak duran Örümceğin maskesini indirip öptüğünde, resmen kıskançlık krizi eşiğine gelmiştim. Gençlik işte…
Bu öğleden sonra üzerine yapılan tüm tartışmalara rağmen son filmi izlemeye gittim. Açıkçası içimde Tobey Maguire’den sonra Andrew Garfield’i garipseme endişesi yok değildi (gerçi o hımbıl Peter Parker’a da tam alıştığım söylenemez ya). Ayrıca aynı hikayeyi çok küçük bazı değişikliklerle izlemek, okunan kitabın sinema uyarlamasında hissedilene benzer bir ihanet duygusu verebilirdi. Ya da bir çok kişinin dediği gibi “ne gerek vardı?” sorusuyla ayrılabilirdim sinemadan. 
Bugün bir kez daha anladım ki, benim gerçek çocukluk kahramanım Peter Parker ve Örümcek Adam’mış. Aynı  hikayeyi şöyle ya da böyle dinlemek beni bozmuyor. Andrew Garfield da yeni Peter Parker olarak gayet sevimli ve başarılı.  Karakterin aslında daha uygun, atletik ve biraz daha özgüven sahibi. 
Üç boyut teknolojisiyle ilgili bir sorun yaşamıyorsunuz. Zaten her sahnede çok yoğun kullanıldığını söyleyemeyiz. New York’un üzerinde ağ atıp ordan oraya atlamaksa nefes kesici (Bir ara ayakları ağzıma girecek sandım). 
Evet ilk filmle karşılaştırmadan izlemek neredeyse imkansız. Yine de çok keyifle izledim. Üstelik mızmız MJ’in olmayışı da bonus oldu. Emma Stone kesinlikle Gwen Stacy karakterine sempatimi artırdı. Ben Amca rolünde Martin Sheen, May Hala rolünde Sally Field gibi harika oyuncular var. Bir de Kaptan Stacy rolünde Denis Leary.
Kimilerine göre gerekliliğini tartışabilir. Benim içinse Örümcek Adam çocukluk aşkım, kahramanımdır. Bir sonraki filmini de heyecanla beklerim ve de kendimi kaptırmama göz yumarak, nefesimi tutarak izlerim.

Merhaba Dünyalı!

17 May
Sabahın 8’inde kalkıp oturdum televizyonun başına. Zaten bu aralar hep o koltukta takılıyorum. Yarı zorunlu bir keyif dönemindeyim. Ya da zorunlu bir “yarı keyif” dönemi denebilir. Sonra anlatacağım bunları.
Sabahın 8’inde harika bir film vardı. Dün akşam yarısında yakaladığım için izlemedim. Baktım tekrarı bu sabah. Filmin adı: The Man from Earth (Türkçe’ye de “Dünyalı” diye çevirmişler), tek bir evin küçük salonu ve aynı evin kapı önünde geçen leziz bir bilim-kurgu. Uzay gemileri, kostümler, efektler yok. Onun yerine zeki karakterleri olağanüstü diyaloglara sokan çok keyifli bir senaryo var. 
John Oldman eşyalarını toplamış, yaşadığı kenti ve çalıştığı üniversiteyi terk etmeye hazırlanmıştır. Meslektaşları da ona “hoşçakal” demeye gelirler. Bu birden bire ortaya çıkan “göç” fikrine anlam veremeyen arkadaşları, John’un 14.000 yıldır yaşayan bir mağara adamı olduğunu iddia etmesiyle şaşkına dönerler. Bir antropolog, bir arkeolog, bir din bilimci, bir psikolog, bir biyolog… O evin salonunda bir yandan arkadaşlarının aklından, bir yandan da şimdiye kadar yaşama dair bildikleri her şeyden şüphe ederek harika diyaloglara girerler. Tek bir odada geçen ama sizi sıkması mümkün olmayan, düşük maliyetli bir bilim-kurgu filmi söz konusu. 
Sonunda tahminlerinizin ötesinde bir sürpriz sonu var. Çok doğal bir o kadar da şaşırtıcı bir son. 

Zaman… Göremeyiz, duyamayız, tartamayız, laboratuvarda ölçemeyiz. Bir nanosaniye önce olduğumuz ile, şimdiki oluşumuz ve bir nanosaniye sonraki olacağımız, subjektif var oluş farkındalığı. Hopiler zamanı bir manzara olarak düşünmüşler; önümüzde, arkamızda var olan bir manzara.Ve biz onun içinde ilerliyoruz, dilim dilim.

Bugün 2 Şubat… Her gün 2 Şubat!

2 Şub

Amerika ve Kanada’da her yıl 2 Şubat’ta “Groundhog Day” kutlanır. Anlamı “dağ sıçanı günü”dür. Geleneklere göre, bu hayvanın o gün yaptığı hareketlerden, kışın daha ne kadar süreceği konusunda çıkarımlar yapılır.
Bugün günlerden? Salı mıydı?
Her sene festivali izlemeye gelmekten sıkılmış hava durumu sunucusu Phil, bu yıl da 1 Şubat’ta kameramanı ve asistanıyla festivalin yapılacağı kasabaya gelir. Phil töreni anlamsız bulan, bencil bir adamdır ve kendini beğenmişliği kabalık boyutunda rahatsız edicidir. Tek istediği 2 Şubat’ta 5 dakikalık çekimi tamamlayıp, oradan ayrılmaktır. Fakat Phil ne o gün ne de ertesi gün kasabadan ayrılmayı başarır. Çünkü her gün yeniden 2 Şubat’a uyanır. Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşadığı fakat ertesi gün kendisinden başka herkesin yeni bir gün gibi uyandığı 2 Şubat’ta takılı kalmıştır. Önce bencil karakterine uygun tepkiler verir. Mesela bir kadına aşık olduğunu söyleyip evlenme teklif etmesinin, sonra da bu yalan sayesinde geceyi onunla geçirmesinin hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü sabah olunca herşey 24 saat geriye alınır ve herkes herşeyi yine unutur. Phil bu işten sıkıldığında asistanı Rita’ya durumu anlatmaya çalışmış ve yardım istemiştir. Ancak gece yarısı herşeyin 2 Şubat sabahına bağlandığı bir durumda işin içinden çıkması imkansız gibidir.
2 Şubat’a hapis kaldığı gün değil, kendisine defalarca verilmiş bir şans olarak baktığında Phil değişir, etrafı değişir, bir 2 Şubat’ın diğer 2 Şubat’tan farkı olmaya başlar. Bir günde başlangıç seviyesinden ileri seviyeye kadar piyano çalmayı öğrenmek istemez miydiniz? Ya da o gün öleceğini bildiğiniz bir insanı son saniyelerinde mutlu etmek? Hata yapsanız bile ertesi gün tekrar deneyebileceğinizi bilmek?
The Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü), televizyonda her karşılaştığımda, tekrar tekrar izlediğim bir film. Her seferinde tekrar güldüren ve tekrar ağlatan ve tekrar düşündüren. 

Uyuşturucu baronundan sosyoloji dersleri, İki Escobar’ın Hikayesi

7 Oca
Bu hikayede iki Escobar var. Pablo Escobar, 70’li yıllardan başlayarak 90’ların başına kadar, Kolombiya’nın en büyük uyuşturucu kartelini yönetmiş bir suçludur. Aslında onun hayatı bir “Devlet nedir?” dersi olarak okunabilir. Çünkü onun hikayesi, işlevini yerine getiremeyen devletin yerine geçen bir adamın hikayesidir.
Pablo Escobar
Sefaletin içinden çıkıp araba hırsızlığı ile başladığı suç hayatında, mecliste koltuk sahibi bir uyuşturucu baronu mertebesine kadar yükselmiştir. 1989 yılında Amerika’nın uyuşturucu trafiğinin neredeyse %80’ini elinde bulunduran Escobar, aynı yıl Forbes tarafından dünyanın en zengin 7. adamı olarak gösterilmiştir. 

Pablo bir futbol tutkunudur. Bütün parasını başkanlığını yaptığı National takımı aracılığıyla aklamaktadır. Uyuşturucu parası o dönem Kolombiya futbolunun gelişmesindeki en önemli etkendir. Takım sahibi diğer uyuşturucu kartelleri ile takımlarını yarıştırırlar. Pablo’nun farkıysa, satılmış bir hakemi öldürtmekten bile çekinmemesidir. Diğer büyük mafya babalarıyla dünyanın istedikleri yerinden istedikleri furbolcularla kurdukları rüya takımlarını özel uçaklarla evlerindeki özel futbol sahalarında karşılaştırıp, bu maçlar üzerinden milyon dolarlık bahisler oynamışlardır.

Pablo Escobar

Amerika’nın uyuşturucuya savaş açmasıyla, meclisi, kendisinin Amerika’ya teslim edilmesini sağlayacak yasayı reddetmeye ikna etmek için onlarca savcıyı ve yüzlerce polisi öldürtmüş; hatta sırf bir muhbirin öldürülmesi için koca bir yolcu uçağını bombalatmıştır

Yüzlerce kişiyi öldürüp onlarca milletvekilini satın alarak Amerika’ya teslim edilmesini engelleyen Escobar, Kolombiya’da kalacağı hapishaneye kendi ayaklarıyla teslim olmuş; burada da neredeyse bütün gardiyanları satın alarak, uyuşturucu ticaretini ve sokakları yönetmeye devam etmiştir.
Escobar’ın hikayesi bir adamın devlet olma hikayesidir; çünkü, sefalet içinden çıkan bir adamın, hala o sefalette yaşamakta olan insanlara sahip çıkışının hikayesidir. Ve çünkü, “devlet” kendini zayıf hisseden insanların bir araya gelmesi, güçlerini ve varlıklarını birleştirerek ve paylaşarak (verginin amacı budur) eskiden olduklarından daha güvenli, daha güçlü ve sağlıklı olmak istemeleriyle oluşur (Meraklılar milliyetçiliğin “icadını” da araştırabilir. Bazılarımız gökten bir anda böyle indik sanıyorlar). İnsanlar da bu getirileri için oluşturdukları bu birliğe sadık kalırlar. Escobar, bildiğiniz çöpün içinde yaşayan 700 aileye ev yaptırmış, sokaklarda kendi kanunlarını uygulatmış ve tabiri caizse “gariban babası” olmuş; insanlar da Pablo Escobar’a büyük bir bağlılık, sevgi ve saygı duymuşlardır.  
Bu onun uyuşturucu kaçakçısı bir katil olduğu gerçeğini değiştirmez. Ancak, kaldığı hapishanede daha da güçlenen Escobar’la  baş edemeyen hükümetin, Amerika’nın düzenleyeceği operasyona izin vermesiyle kaçan ve günlerce süren çatışmalar ve bombalamalar sonucu öldürülen Escobar’ın ardından çıkan kaos, ölenin bir suçludan çok daha fazlası olduğunu gösterir. Kolombiya’ya orman kanunu, çok daha vahşi olarak geri döner. 

Andres Escobar

Bir üzücü hikaye de diğer Escobar’ın hikayesi: Pablo Escobar’ın ölümünden sonra Kolombiya’da büyük bir karmaşa vardır. Pablo’nun yasakladığı fidye amaçlı kaçırma olayları yaşanmaktadır. 1994 yılında Amerika’da düzenlenen Dünya Kupası‘na katılacak olan Kolombiya milli takımı, ülkelerinin dünyadaki imajını biraz olsun düzeltme hevesi ve inancındadır. Andres Escobar, Kolombiya milli takımının yıldız defans oyuncusudur.  Pablo’nun takımı Nasyonel’de yetişmiştir. Gitmeden önce Milan’dan teklif almış ve ailesiyle İtalya’da yaşama hayallerini paylaşmıştır. 22 Haziran 1994’te Amerika-Kolombiya maçından önce takım bazı ölüm tehditleri alır.  Oyunculardan biri bir gün önce erkek kardeşinin öldürüldüğünü öğrenmiştir. Takım büyük bir gerginlik ve moral bozukluğuyla maça çıkar. 

Bazen gerçekten de ölüm kalım meselesidir.
Andres Escobar, futbol hayatı boyunca hiç yapmadığı bir hata yapar ve maçın tek golünü kendi kalesine atar. Kolombiya Dünya Kupası’ndan elenerek ülkesine geri döner. Andres Escobar, 2 Temmuz’da, kaybedilen maça bahis oynamış kişilerce 6 kurşunla öldürülür. Suçu gece klübünün koruması üstlenir. O da 2005 yılında, 11 yıldan sonra, “iyi halden” çıkar. Andres’in nişanlısı belgeselde soruyor: Bir katilin nasıl iyi halden çıkar?
İki Escobar bol ödüllü bir be
“The Two Escobar” sadece bu iki adamın hikayesi değil, bir ülkenin hikayesi. Yoksulluk, sefalet ve çürümüşlüğün hikayesi. Çöplükte temiz kalamamanın, kalırsan da yaşayamamanın hikayesi. 
Belgesel çok çarpıcı. Yakın geçmişe ait gerçek görüntüler çok etkileyici. Hem Pablo hem de Andres Escobar, etrafındaki insanları derinden etkilemiş karakterde insanlar. İnsanların, Pablo hayatta olsaydı, kimsenin Andres’i öldürmeye cesaret edemeyeceğine inandığı da bir gerçek.
Sefalet ise üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir konu. Bir ülkede yokluk içinde yaşayan insanların az veya çok olması bir şeyi değiştirmiyor o yokluğu yaşayanlar için. “Aç insan önce imanını yer” der annem. Adaletsizliğin sonucu her yerde öfkedir.


Bağımsızlığımın ikinci yıl dönümü

6 Oca
Üniversiteye hazırlanırken başladım sigaraya. İçiyordum çünkü, içebiliyordum. Dershane kantininde iyi bir sosyalleşme aracıydı. Havalıydı da. Üniversiteyi kazanıp ailemden ayrı Eskişehir’de yaşamaya başlayınca hepten işin ucunu kaçırdım.
Bırakmaya ne zaman karar verdim? Bağımlı olduğumu anladığım zaman. Yaptığım bir işin keyfi, sigara içme isteğiyle bölünmeye başladığında. Sigaranın zararlarını ilkokul çocukları bile biliyor. Ama bir de sadece içicinin bildiği zararlar vardır.
İşte bu bağımlılık hissi onlardan biriydi. İçmek istediğin ama koşullar uygun olmadığı zaman hissettiğin baskı. Ben içerdim. Her halükarda bir yolunu bulur ve içmek istiyorsam o sigarayı içerdim. O yüzden sigarayı bırakma denemelerimi görenler, sigarayı bırakacağıma çoğunlukla inanmadılar. Nikotin bağımlılığından öte psikolojik bir takıntı geliştirir bazı insanlar sigaraya karşı. Benim de öyle olduğum açıkça ortadaydı.

“Teşekkür ediyorum, kullanmıyorum.”
Bir gün ben de bu cümleyi söyleyebilecek miyim? diye düşünürdüm.
2010’a girerken, yeni yılda duyduğum bir yöntemi denemeye karar verdim. 6 Ocak’ta, iş çıkışı, biorezonans uygulaması yapan bir kliniğe gittim. Eşim dahil etrafımdaki hiç kimseye haber vermeden o akşam sigarayı bıraktım. Yöntemin işe yararlılığı konusunda emin olmam mümkün değil. Çünkü bende bahsedilen sigaradan tiksinme hissini yaratmadı. Yoksunluk döneminde zorlandım da. Yine de bırakabildim.
Aradan iki yıl geçmesine rağmen hala yeni başarmışım gibi seviniyorum. Okulların önünden geçerken, kendilerini kapı önünde sigara içmek zorunda hisseden öğretmenleri,  kütüphanede çalıştığı masada defteri kitabı bırakıp ikide bir dışarı sigara içmeye çıkan insanları görüyorum. Ben artık öyle bir zorunluluk hissetmiyorum. Dikkatim dağılmadan uzun süre çalışabiliyorum. Saçlarım, ellerim ve evim güzel kokuyor. Bu kararı aldığım ve uyguladığım için kendimle gurur duyuyorum
Bırakmayı düşünenlere bir önerim olsa: Denemeye devam edin, derim. Gerçekten istiyorsanız mutlaka bir yolunu buluyorsunuz. O yöntem işe yaramamış olabilir, başkasını deneyin.

“The Insider” ve “Thank You for  Smoking”


%d blogcu bunu beğendi: